Anksiyete/Kaygı-5: Anksiyete ve Risk Faktörleri

anksiyete nedir

Anksiyete ve Risk Faktörleri

Anksiyete konusunda sizi neyin hassas hale getirdiğinin farkında olmak oldukça önemli bir durumdur ve bunları bilmek sizi uzun vadede daha etkili ve işe yarar planlar yapmaya yöneltir. Hassasiyetlerinizi bilmek, stres ve anksiyete karşısında size elinizi güçlendirme imkanı sunacaktır. Böylelikle stres ve kaygı gibi durumlarla çok daha iyi ve etkili bir biçimde baş edebileceğinizi de kendiniz deneyimleyebilirsiniz.

Ancak; korku, anksiyete, endişe ve stresin herkesi farklı biçimlerde etkilediği oldukça bilinen bir gerçektir. Bazılarımız stres yaratan durumlara ya da anksiyeteye aşırı duyarlıyken, diğerlerimiz bu tür durumlara karşı diğerlerine kıyasla daha dayanıklı olabilirler. Bu, kişilik tipleriyle de alakalı olabilir ve linkteki yazıdan daha detaylı bilgi alabilirsiniz: Stres, Kişilik Tipleri ve Etkileşimcilik

 

Neden ben?

Sürekli kaygı yani anksiyete yaşadığınızı ve stresli bir hayatınız olduğunu düşünüyorsanız kendinizi sıklıkla ‘’Neden ben?’’ diye sorarken bulabilirsiniz. Bu soruya bir cevap vermeden önce kaygı hakkında geniş bir bakış açısı kazanmanın size yardımcı olabileceğini anlamanız gerekmektedir. Kazanılan bakış açısı da yaşam tarzınız ve davranış örüntülerinizde ne gibi değişimlere ya da düzeltmelere ihtiyaç duyduğunuza işaret edebilir. Bu anlayışı geliştirmek için de kaygıya neden olabilecek risk faktörlerinin bilincinde olmanız gerekmektedir.

 

     Kaygı/ anksiyete söz konusu olduğunda risk faktörleri kabaca şunlardır:
  • Kişilik tipi
  • Genler
  • Aile

 

Bazı insanların anksiyeteye diğerlerinden daha hassas olduğu bir gerçektir ve bu onların kişiliğinin anksiyeteye hassasiyet göstermeye daha eğilimli olmasıyla ya da bu durumun o kişinin karakteriyle bağlantılı olmasıyla açıklanabilir. Ancak belirtmek gerekiyor ki, anksiyete üzerinde kişilik tipinin önemi hala tartışmalı bir konudur. Ancak yine de pek çok araştırmacı kişilerin belli kişilik özelliklerine sahip olmasının kaygı ile bağlantılı olduğunda hemfikirdir.

 

Kaygıyı/ anksiyeteyi ailemizden mi öğrendik?

Dahası, kaygılar bize ailemiz tarafından da öğretilmiş olabilirler. Bazı çocuklar zaman içinde ebeveynlerinin kendilerine güvence vermeleriyle beraber, stresörler karşısında aşırı tepki vermenin gereksiz olduğunu görebilir ve öğrenebilirler. Ancak bazı çocuklar bunları öğrenmede başarısız olabilir ve bu tip kaygıların çoğunu da yetişkinlik dönemlerine taşırlar. Çoğu fobinin ortaya çıkış sebebinin belirlenememesi sorunu da buradan kaynaklanmaktadır.

Çocukların benzer anksiyete problemlerini ailelerinden öğrenmeleri de olasıdır ve buna kaygının çocuklara aktarılması da denilmektedir. Aile çocuğun hayatla ilgili çoğu şeyi öğrendiği ve temellerini attığı en küçük ancak en etkili eğitim birimi olarak ele alınabilir. Ailenin yaşamış olduğu çevre, yaşamlarının içerisindeki stres ve çocukların yeterli sosyal desteğe sahip olmaması, çocukların aile üyeleriyle benzer kaygılara sahip olmasına neden olabilmektedir.

Beynin gelişimini hedef alan çalışmaların sonuçlarına bakıldığında travma geçmişi bulunan ve stresli çocukların korku ağlarının diğer çocuklardan daha gelişmiş olduğunu görmek mümkündür. Çocukların içerisinde büyüdükleri tehditkar ortamlar veya durumlar, çocukların beyinlerini strese ve tehdide daha farklı tepkiler verecek şekillerde geliştirmiştir. Bu yüzden de, zorlu bir çocukluk geçiren çocuklarda strese girme ve anksiyete geliştirme konusunda bir yatkınlık söz konusudur. Bu çocukların tehdide karşı daha hassas ve stresli yetişkinler olma olasılığı da diğerlerine kıyasla daha yüksektir.

 

Kaygı/ anksiyete ve stres

Anksiyete yani kaygı söz konusu olduğunda stresin özellikle üzerinde durulması gerekmektedir çünkü bu iki durum birbirini ortaya çıkarmakta ve sürdürmektedir. Bir olayın kişi üzerinde stres yaratması için o olayın gerçekten tatsız bir durum olmasına gerek yoktur. Hayatınızda değişen bir şeylere ayak uydurma çabası da stres yaratan durumlardan birine örnek olarak gösterilebilir.

Stresle bağlantılı olarak gelişen sorunları net bir şekilde saptamak için olumsuz olaylar kadar olumlu olarak nitelendirdiğiniz olaylara da odaklanmanız gerekmektedir. Ve unutmamanız gereken bir başka durum da, yaşamsal stresin birikerek daha ciddi bir hal alabildiği ve kişiyi daha karanlık döngülere sürükleyebildiğidir. Bunları depresyon, stres ve anskiyete/ kaygı gibi yazı dizilerimizde ‘’kısır döngüler’’ olarak sıkça ele aldığımızı görebilirsiniz. Bu kısır döngüler bazen oldukça karmaşık formlar oluşturabilirler ve bu kısır döngülerden kurtulmak kişiye neredeyse imkansız gelir.

Strese karşı koruyucu faktörler de söz konusudur. Bunlardan bir tanesi, stres üzerine araştırmalarını sürdüren araştırmacılar tarafından keşfedilmiş ve ‘’sosyal destek’’ anlamına gelmektedir. Buna göre ne kadar çok yakın arkadaşa, içinizi rahatlıkla açabileceğiniz birilerin olması burada yakın arkadaş anlamında kullanılıyor, sahipseniz yaşamdaki stres faktörlerinden o kadar daha az etkilenmeye meyilli olursunuz. Stres konusunda daha detaylı bilgi almak için: Stres Yazı Dizisi

 

Sosyal destek, Bilişsel Davranış Terapisi (BDT) ve anksiyetenin üstesinden gelme

Sosyal destek arttıkça duygusal sorunlara karşı duyduğunuz hassasiyette ciddi bir azalma meydana gelecektir. Sosyal desteğin artması, daha fazla yakın arkadaş anlamına da gelir ve daha fazla yakın arkadaş da içinde bulunmuş olduğunuz durumu daha fazla dillendirmeniz konusunda size bir seçenek sunabilir.

Unutmayın ki, içinizde yaşamış olduğunuz duyguları tam anlamıyla ve anlam kaybına neden olmadan dışa vuracak bir dil dünya üzerinde mevcut değildir. Bu çok ciddi ve çok iddialı bir söylemdir; ancak doğrudur. Bazen içinizde fırtınalar kopsa da, ve ya aşırı heyecanlandığınız bir konudan diğerlerine bahsederken; aslında durumu tam olarak ifade edemediğinizi hissedersiniz.

İşte bu noktada psikoterapinin önemi bir adım öne çıkmaktadır. Bazen sadece bir şeyleri başkasına anlatmak ve karşılığında hiçbir şey duymamak bile size farklı bir bakış açısı kazanma fırsatı sunacaktır. Çünkü ‘’ağzınızdan çıkanı kulağınızın duyması’’ size anksiyete gibi problemlerle baş etmede ciddi avantajlar sunacaktır. Sorunlarınızı kendi içinizde yaşarken, onları alevli ve yoğun bir biçimde yaşayabilir ve bunların sadece size özel sorunlar olduğunu da hissedebilirsiniz. Ancak bir kez bir sorunu başkasına anlatmayı denediğinizde, içinizdekileri tam anlamıyla ve yeterli biçimde ifade edemediğinizi ve o duyguyu bir türlü veremediğinizi hissetmeniz normaldir.

İçinizde yaşadığınız sorunların yükü oldukça ağırken, kulağınızın duyduğu çoğu zaman nispeten daha hafif yükler olarak algılanacaktır zihniniz tarafından. Bu durumda da, sorunlarınızı sorgulama ve durumu abartıp abartmadığınız konusuna bir göz atma fırsatı elde etmeniz oldukça olasıdır.

Bilişsel Davranış Terapisi (BDT) özellikle anksiyete konusunda kişilere oldukça yardımcı olabilen bir terapi türüdür. Kişiler bu terapiyle beraber kaygılarını yönetme konusunda yeni yöntemler öğrenebilirler. Bilişsel Davranış Terapisi (BDT), duygularınıza ve davranışlarınıza odaklandığından; eğer kendinizi her zaman endişeli olarak ya da anksiyete problemleri olan bir tip olarak tanımlıyorsanız, kaygıya olan bakış açınızı ve ona karşı yaklaşımınızı ve hissetme biçiminizi bu psikoterapi türünün yardımıyla değiştirebilirsiniz. Uzman ve deneyimli bir psikoterapist ile çalışarak kaygılarınızın üstesinden gelmede ciddi ilerlemeler kaydedebilirsiniz. Öyle ki, bu ilerlemeler size medikal tedavilerin sunacağından çok daha etkili olabilir.

 


Anksiyete/Kaygı yazı dizimizin 6. yazısı olan ”Anksiyeteyle Baş Etme Tarzı” adlı yazımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

psikolojiplatformu.com/2019/01/15/anksiyete-6-anksiyeteyle-bas-etme-tarzi/


anksiyeteye neden olan faktörler

 

Alakalı başlıklar

Leave a Comment